“Her seferinde hatırlamak daha da zorlaşıyor… hala var olmayı hak ettiğini! Kendinin bu parçasının (yaşlı halinin) hala bir değeri olduğunu! Hala önemli olduğunu!” (The Substance, 2024, Fargeat).
The Substance filminin bu cümlesi çoğu insanı yaşlılık, güzellik standartları ve bedensel yozlaşma üzerine düşündürmüştür. Ancak benim zihnimde bu cümleler çok daha başka bir korkuyu, yaratıcı benliğimizin ve insanlığımızın, silikon vadilerinden yükselen kusursuz algoritmalar karşısındaki varoluşsal krizi tetikledi.
Bugün görsel sanatlar dünyasında, tam da bu replikteki gibi bir “var olmayı hak etme” krizi yaşıyor olduğumu düşünüyorum.
Sınırlı ve kusurlu şu insan halimizle, saniyeler içinde milyonlarca pikseli kusursuzca işleyen, genç, taze ve korkutucu derecede yetenekli yeni bir “cevher” ile baş edebilmemiz mümkün mü?
Bundan iki sene önce, bu savaşta tarafım çok netti. Hatta “Human Made Not AI” başlıklı kısacık bir yazı yazmıştım. Orada bir çizgi kedi (çöp kedi) çizimi üzerinden bir manifesto ortaya koymuştum. O yazıda, son derece basit, anatomik olarak son derece hatalı ama tamamen bana ait olan çizimin, yapay zekanın ürettiği herhangi bir şaheserden daha kıymetli olduğunu savunuyordum. Mesajın iki tarafı vardı: Ya yapay zeka karşısında çaresizce çöp adam çizebilen bir yeteneksiz olacaktık ya da yapay zeka sanatındansa o samimi çöp kediyi tercih eden bir direnişçi. Şöyle düşünüyordum:
“İnsan, insana özgü yaratıcı kabiliyetini neden ortadan kaldırmak ister? Neden yaşamak yerine ölmeyi tercih eder? Olmak ya da olmamak işte mesele bu! Sanatın, sınırları ve kusurları olan insan beyninin yani hislerinin, duygularının, vicdanının, bilincinin ve tüm yetilerinin ortaya çıkardığı bir eylem olduğu düşüncesindeyim. Zaten bu sınır ve kusurlar, her bir yaratıcı süreci benzersizleştiriyor ve değerini belirliyor.“
Benim için o zamanlar sınır ve kusurlar, yaratıcı sürecin biricikliğini belirleyen yegane değerdi. “Sınırlar değer getirmez mi?” diyerek, yapay zekanın o pürüzsüzlüğüne karşı, insanın biricikliğini savunmuştum. Bugün hala sınırların ve kusurların değer getirdiği düşüncesindeyim. Ancak artık “yaşamak yerine ölmeyi tercih etmek” eyleminin, yapay zekayı kullanmakla değil, yapay zeka karşısında kendi öz değerimizi ve kendimize olan özgüvenimizi unutmakla gerçekleştiğini düşünüyorum.
The Substance’taki o replik, bakış açımı tam da bu noktada değiştirdi. İşin asıl rengi, teknolojinin insanın yerini alması (replacement) değil; insanın kendi varoluşsal mevcudiyetini terk etmesi tehlikesidir. Sorun, insanın “kendinin o parçasının hala bir değeri olduğunu” unutmaya başlaması. Biz, yapay zeka karşısında değil, kendi özgüvenimiz karşısında yeniliyoruz. Korkumuz, makinenin bizden daha iyi çizmesi değil; bizim, makine daha iyi çizdiği için kendi çizdiğimizden vazgeçmeye meyilli olmamız olabilir. Oysaki sanatsal yaratıcılık, yalnızca estetik bir çıktı üretmek değildir. Bu, varoluşsal bir eylemdir. İnsan, çizerek, yazarak, yontarak, renklerle, ışıkla, gölgeyle “ben buradayım” der. Evet, yapay zeka, çıktıları taklit edebilir, hatta teknik olarak çok daha “mükemmelini” saniyeler içinde sunabilir ancak o “var olma sürecini” yaşamaz. İşte burada, özgüven (self-esteem) ve öz değer (self-worth) kavramları devreye girer. Eğer bir sanatçı, “yapay zeka bunu benden daha iyi ve hızlı yapıyor, o halde benim yapmamın ne anlamı var?” diyerek fırçasını bırakırsa, bu bir teknolojik yenilgi değil, varoluşsal bir intihar olur. Bu, kendi “eski halinin”, yani insan tarafının değerini unutmaktır. Filmdeki gibi, “daha iyi versiyon” uğruna, asıl olanı yok etmektir.
Yaratıcılığımızı korumak, teknolojiye direnmekle değil; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, yaratma eyleminin merkezindeki insan iradesine saygı duymakla mümkündür. Unutmayalım ki sanat tarihi, bu “değersizleşme” korkularıyla doludur. Oysaki insan yaratıcılığı söz konusu olduğunda, mesele hiçbir zaman “mükemmellik” olamaz. Eğer öyle olsaydı, fotoğraf makinesi icat edildiğinde resim sanatının o gün bitmesi gerekirdi. Düşünsenize bir manzarayı saatlerce uğraşarak tuvale aktarmaya çalışan bir ressamın karşısına, o anı saniyenin yüzde birinde “kusursuz” yakalayan bir makine ortaya çıkıyor. Olağanüstü bir gelişme. Elbette ki o dönemde de insan gözünün ve elinin artık gereksiz olduğu tartışması yapılıyor. Peki ne oldu? İnsan yaratıcılığı öldü mü? HAYIR. Aksine “genişledi” (augment). Ressamlar, “madem makine gerçekliği kusursuz kopyalıyor, o halde ben de gerçekliğin bende bıraktığı izlenimi çizerim,” dediler ve Empresyonizm doğdu. Gerçekliğin ötesine geçtiler, Soyut Sanat doğdu.
Bugün de yapay zeka, insanın sanatsal yaratım sürecinde insanın yerini alacak bir ikame değil; onun hayal gücünü kışkırtacak, sınırlarını zorlayacak bir kaldıraç olabilir. Örneğin Refik Anadol veriyi pigmente, algoritmayı fırçaya dönüştürürken, kendi öz değerinden bir şey kaybetmiyor, aksine insanın makineyle dansını ortaya koyuyor. “Benim vizyonum, bu devasa işlem gücüne yön verecek kadar değerlidir” diyerek özgüveniyle meydan okuyor.
Sonuç olarak, benim biricik “çöp kedim” hala değerli. Çünkü o, yaratma cüretimin bir sembolü. Önemli olan da, hangi aracı kullanırsak kullanalım, o “karar anının”, o estetik yargının, o duygu transferinin kaynağının biz olduğumuzu unutmamaktır. Aksi halde “yaşamak yerine ölmeyi” tercih etmiş oluruz. İşte o zaman o filmdeki gibi, kendi özümüzü unutur, kendimize olan saygımızı yitirir ve yok oluruz. Her geçen gün hatırlamak daha da zorlaşacak belki ancak unutursak kendimize şunu fısıldamak zorundayız: İnsanın kusurlu, duygusal, değişken ve kaotik yaratıcılığı, hala var olmayı hak ediyor. Eski usul, boyalı parmaklarımız, hata yapan zihnimiz hala değerli. Hala önemli. Makineye yenilmek, ondan daha kötü resim yapmak değildir; makine var diye resim yapmaktan vazgeçmektir. Ya kendi değerimizi unutup silineceğiz ya da öz saygımızı (self respect) kuşanıp, bu yeni “cevher” ile kendi Rönesansımızı başlatacağız.
Olmak ya da olmamak… Mesele hala ve sadece bu. Ben, tüm yeteneklerim, tüm kusurlarım ve tüm teknolojimle, “olmayı” ve yaratmayı seçiyorum. Çünkü artık birlikte var olmak zorunda olduğumuzu görebiliyorum.
18.11.2025